Haydar Sürgeç: Sayın Köprücü, hoş geldiniz. Bugün, belki de ülkemizin en yakıcı sorunlarından birini masaya yatıracağız: Şiddet. Trafikte bıçaklı kavgalar, en ufak tartışmada kan akan olaylar, cezaevlerinde yer kalmadığı için denetimli serbestlikle salınan suçlular... Tüm bunların ötesinde, sosyal medya üzerinden yürütülen 5. kol faaliyetleri, bölgemizdeki savaşların yarattığı göç dalgaları, ekonomik çöküş ve emperyalizmin pazar kapma savaşları... Tüm bu verileri bir araya getirdiğimizde, ülkemizdeki "yatay şiddet"in nereye varacağını ve "dikey şiddet" ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Murat Köprücü: Haydar Bey, öncelikle bu çok katmanlı ve derinlikli soru için teşekkür ederim. Şiddeti anlamak için, onu sadece bireysel sapkınlık veya adli bir vaka olarak görmekten çıkarmalı, toplumsal bir olgu olarak ele almalıyız. Bugün Türkiye'de yaşanan şiddet, bir "buzdağının görünen yüzü"dür. Altında ise yıllardır biriken ekonomik krizler, sosyal adaletsizlik, eğitim sisteminin çöküşü, göçlerle artan nüfus baskısı, 5. kol faaliyetleriyle körüklenen kutuplaşma ve emperyalizmin bölgemizdeki pazar savaşlarının yarattığı travmalar yatmaktadır.
Önce tanımlarla başlayalım. Yatay şiddet, aynı sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin birbirlerine yönelttiği şiddettir. Trafikte iki vatandaşın kavgası, apartmanda iki komşunun tartışması, bir kafede çıkan bıçaklı arbede... Bunlar yatay şiddetin örnekleridir.
Dikey şiddet ise, bir toplumsal sınıfın veya grubun diğerine yönelttiği şiddettir; devletin vatandaşa şiddeti, bir etnik grubun diğerine baskısı, bir ideolojinin diğerini hedef alması... Tarihte iç savaşlar, devrimler, ayaklanmalar genellikle dikey şiddetin tırmandığı noktalarda patlak vermiştir. Arap Baharı süreçlerinde de gördüğümüz gibi, yatay şiddetin kronikleştiği, toplumsal güvenin çöktüğü ortamlarda dikey şiddet potansiyeli hızla yükselir.
Haydar Sürgeç: Peki bugün Türkiye'de yatay şiddet neden bu kadar arttı? Hangi faktörler bu patlamayı tetikliyor?
Murat Köprücü: Yatay şiddetin artışını birkaç temel faktöre bağlayabiliriz. Birincisi ve belki de en önemlisi, ekonomik çöküş ve hayat pahalılığıdır. İnsanlar geçim derdinde, gelecek kaygısıyla, bir ay sonrasını planlayamamanın verdiği kronik stresle yaşamaktadır. Enflasyon, işsizlik, alım gücünün erimesi, bireylerin tahammül eşiğini dibe vurdurmuştur. Trafikte bir selektör, markette bir sıra, otoparkta bir yer tartışması, aslında aylardır biriken öfkenin taştığı son damladır. İnsanlar, çaresizliklerini ve öfkelerini, kendilerinden daha güçsüz gördükleri veya aynı seviyede olduklarını düşündükleri kişilere yöneltmektedir.
Toplumsal kutuplaşma ve 5. kol faaliyetleri, daha önceki görüşmelerimizde detaylandırdığımız gibi, sosyal medya platformları üzerinden dış güçler tarafından yürütülen psikolojik harp ve algı yönetimi operasyonları, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmeyi hedeflemektedir. Din, mezhep, etnik köken, siyasi görüş gibi hassas konular üzerinden yapılan provokasyonlar, insanların "öteki “ne karşı öfkesini sürekli körüklemektedir. Bu ortamda, en ufak bir tetikleyici, büyük bir şiddet patlamasına dönüşebilmektedir.
Göç ve demografik baskılar, bölgemizdeki savaşlar (Suriye, Irak, Afganistan) nedeniyle Türkiye, yaklaşık 5 milyon sığınmacıya ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum, özellikle sınır bölgelerinde ve büyük şehirlerde, işsizlik, kiralar, kamusal hizmetler ve sosyal uyum konularında ciddi bir baskı yaratmaktadır. Yerel halk ile göçmen nüfus arasında zaman zaman gerilimler yaşanmakta, bu gerilimler yatay şiddetin başka bir boyutunu oluşturmaktadır.
Ceza adalet sisteminin caydırıcılığını yitirmesidir. Sorunuzda da işaret ettiğiniz gibi, cezaevlerinin kapasitesinin dolması nedeniyle birçok suçlu denetimli serbestlik uygulamasıyla serbest bırakılmaktadır. Bu durum, suç işlemenin maliyetini neredeyse sıfırlamakta, cezasızlık algısı yaratmaktadır. "Bir şey olmaz, yine salıverirler" düşüncesi, insanların şiddete başvurma eşiğini daha da düşürmektedir.
Sosyal medyanın şiddeti normalleştirmesidir. İnternet ve sosyal medya platformları, şiddet içerikli görüntülerin, kavga videolarının, linç kültürünün hızla yayılmasına aracılık etmektedir. Özellikle gençler, bu içeriklere maruz kaldıkça şiddetin "normal" ve "kabul edilebilir" bir çatışma çözme yöntemi olduğu algısına kapılmaktadır.
Haydar Sürgeç: Bu yatay şiddetin dikey şiddete evrilme riskini nasıl görüyorsunuz? Tarihteki iç isyanlara veya Arap Baharı süreçlerine baktığımızda, hangi eşikler aşıldığında bu dönüşüm gerçekleşiyor?
Murat Köprücü: Çok kritik bir soru. Yatay şiddet ile dikey şiddet arasında doğrudan bir nedensellik olmasa da kronikleşen yatay şiddetin toplumsal dokuyu çökerttiği ortamlarda dikey şiddetin filizlenme riski katlanarak artar. Tarihte iç isyanların, devrimlerin, ayaklanmaların ortaya çıkmasında genellikle şu eşiklerin aşıldığını görürüz:
Ekonomik eşitsizliklerin dayanılmaz boyutlara ulaşması. Toplumun büyük bir kesimi açlık sınırının altında yaşarken, küçük bir kesimin lüks içinde yüzmesi, tarihin her döneminde isyanların en önemli tetikleyicisi olmuştur. Türkiye'de gelir dağılımındaki bozulma, en zengin %20 ile en yoksul %20 arasındaki uçurum, Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmıştır. Bu eşik, çok tehlikeli bir noktadır.
Toplumsal hareketlilik kanallarının tıkanması. İnsanlar, eğitimle, çalışmayla, gayretle sosyal statülerini yükseltebileceklerine inanmadıklarında, sistemin kendisine yönelik bir öfke geliştirirler. "Bu düzen beni içine hapsetti" duygusu, dikey şiddetin en önemli psikolojik kaynağıdır. Türkiye'de genç işsizliğinin %16,3, NEET oranının %22,9 olması, her dört gençten birinin "sistemin dışında" hissetmesi, bu açıdan büyük bir risktir.
Adalet duygusunun tamamen yitirilmesi. İnsanlar, hukukun herkes için eşit işlemediğini, suçluların cezalarını bulmadığını, güçlülerin her zaman korunduğunu düşündüklerinde, "kendi adaletini kendin sağlama" dürtüsü ortaya çıkar. Bu dürtü, önce bireysel şiddet olarak (yatay) tezahür eder, ancak yaygınlaştığında sisteme yönelik kolektif şiddete (dikey) dönüşebilir.
Meşruiyet krizidir. Yönetenlerin toplum nezdinde meşruiyetini yitirmesi, özellikle de bu meşruiyet kaybının kitlesel boyutlara ulaşması, dikey şiddetin en belirleyici eşiğidir. Arap Baharı süreçlerinde, Mısır, Tunus, Libya, Suriye gibi ülkelerde, rejimlerin meşruiyetini yitirmesiyle birlikte yatay şiddet çok kısa sürede dikey şiddete, iç savaşa evrilmiştir.
Bugün Türkiye'de bu eşiklerin bazılarında ciddi bir aşınma yaşandığı açıktır. Henüz bir "kırılma noktası"na ulaştığımızı söylemek için erken olsa da, gidişat son derece endişe vericidir. Ekonomik kriz derinleştikçe, işsizlik arttıkça, adalet duygusu zedelendikçe, meşruiyet algısı aşındıkça, dikey şiddet riski de katlanarak büyümektedir.
Haydar Sürgeç: Peki tüm bu tabloda, gençlerimizin durumu nedir? Onlar bu şiddet sarmalının neresinde ve onları bu olaylardan nasıl uzaklaştırabiliriz?
Murat Köprücü: Gençlerimiz, bu şiddet sarmalının hem en kırılgan hem de en potansiyel aktörleridir. Bir yandan, işsizlik, umutsuzluk, gelecek kaygısı, sosyal medya bağımlılığı gibi nedenlerle şiddete en açık grup konumundadırlar. Öte yandan, doğru yönlendirildiklerinde, bu şiddet sarmalını kıracak, toplumu yeniden inşa edecek en büyük güç de yine onlardır.
Gençleri şiddetten uzaklaştırmak için izlenmesi gereken yöntemleri şu başlıklar altında toplayabilirim:
Eğitim sisteminin dönüştürülmesi. Öncelikle, sınav odaklı, rekabetçi, öğrencileri sürekli birbirine düşüren eğitim modeli terk edilmelidir. Bunun yerine, iş birliğini, empatiyi, çatışma çözme becerilerini, duygu yönetimini öğreten bir model getirilmelidir. Okullarda "şiddetsiz iletişim", "akran arabuluculuğu", "psikolojik sağlamlık" gibi dersler zorunlu hale getirilmelidir. Öğretmenler, sınıf içinde şiddet belirtilerini erken teşhis edebilecek ve müdahale edebilecek şekilde eğitilmelidir.
Genç istihdamına yönelik acil ve kapsamlı politikalar. İşsizlik, özellikle genç erkekler arasında şiddetin en önemli tetikleyicilerinden biridir. Gençlere yönelik istihdam garantili mesleki eğitim programları, girişimcilik destekleri, kamu istihdamı projeleri hayata geçirilmelidir. Her gencin, asgari düzeyde de olsa bir gelire sahip olması, geleceğe dair bir umut taşıması, şiddete başvurma olasılığını önemli ölçüde azaltacaktır.
Psikososyal destek mekanizmalarının yaygınlaştırılması. Gençler, travma, stres, kaygı, depresyon gibi ruhsal sorunlarla baş etmekte zorlandıklarında, şiddet bir "kaçış" veya "ifade" aracı haline gelebilir. Okullarda, üniversitelerde, gençlik merkezlerinde ücretsiz ve kolay erişilebilir psikolojik danışmanlık hizmetleri sunulmalıdır. Özellikle göç, şiddete maruz kalma, aile içi çatışma gibi travmatik deneyimler yaşamış gençlere özel destek programları geliştirilmelidir.
Sosyal medya ve dijital okuryazarlık eğitimi. Gençler, sosyal medyada karşılaştıkları provokatif içeriklerin, dezenformasyonun, şiddet çağrılarının farkına varabilmeli, bunlara karşı eleştirel bir mesafe koyabilmelidir. Dijital okuryazarlık, ilkokuldan itibaren müfredatın ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. Ayrıca, şiddet içerikli paylaşımlarda bulunan sosyal medya hesaplarına yönelik caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır.
Spor, sanat ve kültür faaliyetlerinin teşviki. Gençlerin enerjilerini, öfkelerini, rekabet duygularını olumlu kanallara yönlendirmeleri için spor tesisleri, sanat atölyeleri, müzik okulları, tiyatro sahneleri yaygınlaştırılmalıdır. Mahalle bazında gençlik merkezleri kurulmalı, bu merkezlerde gençlerin birlikte vakit geçirebileceği, üretebileceği, sosyalleşebileceği ortamlar oluşturulmalıdır. Takım sporları, özellikle iş birliği, dayanışma ve kurallara saygı gibi değerleri pekiştirmesi açısından teşvik edilmelidir.
Ailelere yönelik destek ve eğitim programları. Şiddet, çoğu zaman ailede öğrenilir. Şiddete maruz kalan veya şiddete tanık olan çocuklar, şiddeti normal bir davranış kalıbı olarak içselleştirir. Ailelere yönelik, şiddetsiz disiplin yöntemleri, çocukla sağlıklı iletişim kurma becerileri, duygu yönetimi gibi konularda eğitim programları düzenlenmelidir. Özellikle dezavantajlı bölgelerde, aile ziyaretleri ve ev ziyaretleri yoluyla bu eğitimlerin yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.
Ceza adalet sisteminin gözden geçirilmesi. Şiddet suçlarına karşı caydırıcılığın artırılması, ancak aynı zamanda genç suçluların ıslahına yönelik etkili programların geliştirilmesi gerekmektedir. Denetimli serbestlik, bir "ceza almama" aracı olarak değil, genç suçluyu topluma kazandırmak için bir "fırsat" olarak yapılandırılmalıdır. Genç suçlulara yönelik eğitim, mesleki beceri kazandırma, psikososyal destek programları zorunlu hale getirilmelidir.
Sivil toplum ve gençlik örgütlerinin güçlendirilmesi. Gençlerin, kendi sorunlarını kendilerinin çözebileceği, taleplerini dile getirebileceği, demokratik katılım mekanizmaları oluşturulmalıdır. Gençlik konseyleri, öğrenci meclisleri, mahalle gençlik meclisleri gibi yapılar teşvik edilmeli, buralarda üretilen çözüm önerilerinin politika yapıcılar tarafından dikkate alınması sağlanmalıdır.
Haydar Sürgeç: Tüm bu önlemlere rağmen, şiddet olayları artmaya devam ederse, dikey şiddete evrilme riskine karşı devlet ve toplum olarak nasıl bir hazırlık yapmalıyız?
Murat Köprücü: Haydar Bey, dikey şiddet senaryoları, hiçbir ülkenin yaşamak istemeyeceği, ancak kötümser senaryo planlaması kapsamında hazırlıklı olunması gereken durumlardır. Bu konuda şu başlıkları önemsiyorum:
Erken uyarı sistemlerinin kurulması. Toplumun farklı kesimlerindeki gerilim seviyesini, şiddet eğilimlerini, örgütlenme potansiyelini anlık olarak izleyebilecek bir sosyal barometre sistemi kurulmalıdır. Bu sistem, sadece istihbarat birimlerinin değil, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin de veri girişi yapabileceği, şeffaf ve katılımcı bir yapıda olmalıdır. Kırmızı çizgiler aşıldığında, otomatik olarak müdahale mekanizmalarını devreye sokan bir yapı tasarlanmalıdır.
Toplumsal uzlaşı ve diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesi. Farklı siyasi görüşlerden, farklı etnik ve mezhepsel gruplardan, farklı sosyal kesimlerden temsilcilerin bir araya geldiği, sorunları konuştuğu, çözüm yolları aradığı kalıcı diyalog platformları oluşturulmalıdır. Bu platformlar, kriz anlarında tırmanışı durdurabilecek, uzlaşı kültürünü pekiştirebilecek en önemli mekanizmalardır.
Ekonomik ve sosyal haklarda taban güvencesinin sağlanması. Kimsenin açlık sınırının altında yaşamadığı, kimsenin temel sağlık ve barınma ihtiyaçlarının karşılanmadığı bir toplumda dikey şiddet riski en aza iner. Sosyal devlet ilkesinin hayata geçirilmesi, asgari ücretin insan onuruna yaraşır seviyelere çekilmesi, işsizlik sigortasının güçlendirilmesi, herkes için bir "güvence" oluşturulması, dikey şiddete karşı en etkili settir.
Kutuplaştırıcı dil ve söylemlerden arındırılmış bir siyaset kültürünün inşası. Siyaset kurumu, toplumu birbirine düşüren, "öteki"ni hedef gösteren, düşmanlaştıran dil ve üsluptan vazgeçmelidir. Medya, bu konuda sorumlu davranmalı, provokatif yayınlardan kaçınmalıdır. Siyasi partiler, toplumsal barışı ve uzlaşıyı, kısa vadeli siyasi kazanımların üzerinde tutmalıdır.
Sonuç olarak, Türkiye'de şiddet olaylarının artışı, sadece bir asayiş sorunu değil, derin bir toplumsal krizin yansımasıdır. Yatay şiddetin kronikleşmesi, dikey şiddet riskini de beraberinde getirmektedir. Bu riski yönetmek, sadece polisiye tedbirlerle değil, ekonomik, sosyal, eğitsel, kültürel ve siyasal alanlarda bütüncül ve köklü dönüşümlerle mümkündür. Gençlerimizi şiddetten uzaklaştırmak, onlara umut vermek, gelecek vizyonu sunmak, en öncelikli görevimiz olmalıdır. Unutmayalım, şiddet bir çözüm değil, bir çözümsüzlük göstergesidir. Toplum olarak, bu çözümsüzlüğün nedenlerini ortadan kaldırmadıkça, her yeni kavga, her yeni bıçaklanma, her yeni ölüm, daha büyük bir felaketin habercisi olmaya devam edecektir.
Haydar Sürgeç: Çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Bu çarpıcı analiz ve çözüm önerileri için.
Murat Köprücü: Ben teşekkür ederim. Unutmayalım, bir toplumda şiddet normalleştiğinde, o toplumun geleceği kararmış demektir. Bu karanlığı dağıtmak, hepimizin ortak sorumluluğudur.