Yaşam Gazetesi Sorumlusu Haydar Sürgeç, Yeni Yüzyıl Partisi Genel Başkan Yardımcısı Murat Köprücü ile İran operasyonunun Türk savunma sanayiine ve teknoloji politikalarına yansımalarını, merkeziyetsiz ve kuantum dirençli SAFE-LINE kriptolu haberleşme sistemi bağlamında 3 bölümlük özel bir yazı dizisinde konuştu.
Haydar Sürgeç: Sayın Köprücü, üç gün süren yazı dizimizin son bölümündeyiz. Dün SAFE-LINE sistemini ve merkeziyetsiz haberleşmenin önemini konuştuk. Bugün, tüm bu analizler ışığında, Türkiye'nin teknolojik bağımsızlığını korumak, İran benzeri operasyonlara karşı kendini savunmak için neler yapması gerektiğini konuşacağız. Öncelikle şu soruyla başlayalım: Bu devasa teknolojik açığı kapatmak, SAFE-LINE gibi yenilikçi sistemleri geliştirip yaygınlaştırmak için ne yapılmalı?
Murat Köprücü: Çözüm, dört ayaklı bir strateji gerektiriyor: Teknolojik egemenlik, merkeziyetsiz güvenlik mimarisi, kurumsal entegrasyon ve hukuki altyapı. Bunların her biri, birbirini tamamlayan ve birbirine bağımlı adımlardır.
Haydar Sürgeç: İlk ayaktan başlayalım: Teknolojik egemenlik. Bu kavramla neyi kastediyorsunuz?
Murat Köprücü: Teknolojik egemenlik, kritik teknolojilerin dışa bağımlı olmadan, yerli imkanlarla geliştirilmesi ve kontrol edilmesi demektir. Palantir-Claude modeli, Amerikan teknolojisinin bir ürünü. Biz de kendi Palantir'imizi, kendi Claude'umuzu, kendi SAFE-LINE'ımızı geliştirmek zorundayız.
Devletin, bu tür girişimleri stratejik öncelik haline getirmesi, onlara kaynak aktarması, teşvik etmesi gerekiyor.
Veri merkezleri de çok önemli. Tüm kritik verilerimizin, Türkiye sınırları içinde, Türk yasalarına tabi olarak depolanması ve işlenmesi gerekiyor. Yurtdışındaki bulut sistemlerine bağımlılık, İran'ın yaşadığı türden bir felakete davetiye çıkarır.
Haydar Sürgeç: Peki merkeziyetsiz güvenlik mimarisi? SAFE-LINE burada nasıl bir rol oynayabilir?
Murat Köprücü: Merkeziyetsiz güvenlik mimarisi, devletin tüm kritik haberleşme altyapısının, merkezi ve kırılgan sistemlerden, merkeziyetsiz ve kuantum dirençli sistemlere taşınması demektir. SAFE-LINE, tam da bu iş için geliştirilmiş bir çözüm.
Cumhurbaşkanlığı, MGK, MİT, Genelkurmay, Emniyet, Jandarma... Tüm kritik kurumların haberleşmesi, merkeziyetsiz ve kuantum dirençli bir mimariye taşınmalı. Bu, sadece lider kadroları değil, tüm devlet operasyonlarını Palantir benzeri istihbarat platformlarına karşı koruyacaktır.
Ayrıca, bu sistemin açık kaynak kodlu olması büyük önem taşıyor. Açık kaynak, sistemin uluslararası güvenlik uzmanları tarafından denetlenebilmesi, arka kapıların tespit edilebilmesi anlamına gelir. Kapalı, tescilli sistemler, her zaman bir "gizli kapı" riski taşır.
Haydar Sürgeç: Üçüncü ayak: Kurumsal entegrasyon. Bu biraz paradoksal görünüyor. Bir yanda merkeziyetsizlik, diğer yanda kurumlar arası entegrasyon. Bu ikisi nasıl bağdaşacak?
Murat Köprücü: Çok önemli bir soru. Gerçekten de burada bir paradoks var: Palantir'in başarısı, farklı kurumlardaki verileri tek bir platformda toplayabilmesine dayanıyor. Ama bu merkezi toplama, aynı zamanda büyük bir güvenlik açığı yaratıyor. Tek bir merkezi hedef almak, tüm verilere erişmek anlamına gelir.
Çözüm, hibrit bir model. Tüm istihbarat, güvenlik, askeri ve kamu kurumlarının verilerini güvenli bir şekilde paylaşabileceği, ancak bu verilerin merkezi bir hedef haline gelmesini engelleyecek bir mimari kurulmalı. Veri, SAFE-LINE'ın merkeziyetsiz yapısında depolanacak, ancak analiz için gerekli olduğunda, sıkı güvenlik protokolleriyle geçici olarak birleştirilebilecek. Bu, teknik olarak zor ama imkansız değil. Önemli olan, bu iki ihtiyacı dengeleyen bir sistem tasarlamak.
Kurumlar arası veri paylaşımının önündeki yasal ve bürokratik engeller de kaldırılmalı. Şu an her kurum kendi "dijital adasında" yaşıyor. Bu adalar arasında köprü kurmak, hem teknolojik hem de yasal düzenlemeler gerektiriyor. Ama bu paylaşım, mutlaka SAFE-LINE'ın güvenlik mimarisi içinde gerçekleşmeli.
Haydar Sürgeç: Dördüncü ayak: Hukuki altyapı. Bu konuda durum nedir? Yapay zeka ve merkeziyetsiz sistemlerle ilgili yasal düzenlemelerimiz var mı?
Murat Köprücü: Maalesef, çok ciddi bir hukuki boşluk var. Bir hukuk firmasının analizine göre, Türkiye'nin savunma programlarında yapay zeka kullanımı, ciddi bir yasal ve düzenleyici boşluk içinde ilerliyor. Mevcut ihale mevzuatı, gizlilik gerekçesiyle dış denetime kapalı. Yapay zeka sistemlerinin sertifikasyonu, test edilmesi, güvenilirliğinin kanıtlanması için herhangi bir standart yok. "Anlamlı insan kontrolü" gibi etik ilkeler tartışılıyor ama henüz yasal bir zemine oturtulmamış.
SAFE-LINE gibi merkeziyetsiz sistemler, bu hukuki boşluğu daha da karmaşık hale getiriyor. Merkeziyetsiz bir sistemde, veri kimin kontrolünde? Bir ihlal durumunda kim sorumlu? Bu sistemler uluslararası hukuka nasıl entegre edilecek? Bu soruların henüz cevabı yok.
Daha da vahimi, sorumluluk konusu. Otonom bir silah sisteminin hatalı karar vermesi, "dost ateşi" vakası yaşanması, sivil kayıplara yol açması durumunda kim sorumlu olacak? Üretici firma mı, komutan mı, yazılımı geliştiren mühendis mi, siyasi irade mi? Türk hukuku bu sorulara cevap verebilecek durumda değil. Bu belirsizlik, bir yandan caydırıcılığı azaltırken, diğer yandan insan hakları ihlalleri riskini artırıyor.
Yapılması gereken, yapay zeka sistemlerinin ve merkeziyetsiz haberleşme ağlarının tasarımından kullanımına, testinden sertifikasyonuna, sorumluluktan tazminata kadar her aşamayı düzenleyen kapsamlı bir "Yapay Zeka ve Merkeziyetsiz Sistemler Yasası" çıkarmaktır. Bu yasa, uluslararası standartlarla uyumlu olmalı ama Türkiye'nin özgül koşullarını da dikkate almalı.
Haydar Sürgeç: Beşinci bir ayak daha var mı? İnsan kaynağı meselesi?
Murat Köprücü: Kesinlikle. İnsan kaynağı, belki de en önemli ayak. Yapay zeka ve kuantum teknolojileri, sadece kod yazmak değil, aynı zamanda stratejik düşünmek demektir. Türkiye'nin bu alanlarda yetişmiş insan gücü, ne yazık ki çok sınırlı.
Yapılması gerekenler:
- Üniversitelerde yapay zeka mühendisliği, kuantum bilişim, kriptografi bölümleri açılmalı
-Üniversitelerin kontrolünde bilimsel yeterlilik sınavları yapılarak, Üniversite eğitimi almamış ama konuya hakim kişilerinde yeterlilik belgeleriyle istihdam edilmesi gerekmektedir.
- Mevcut mühendisler bu konularda ileri düzeyde eğitilmeli
- Yurt dışındaki Türk bilim insanlarının geri dönüşü teşvik edilmeli
- Savunma sanayiindeki büyük firmaların insan kaynağı tekeli kırılmalı, yetenekli mühendislerin kendi girişimlerini kurmaları teşvik edilmeli
Haydar Sürgeç: Peki tüm bunların maliyeti ve siyasi irade boyutu? Bu dönüşümü gerçekleştirecek irade var mı?
Murat Köprücü: İşte asıl sorun burada. Maliyet, elbette büyük. Ama İran'ın ödediği bedelle kıyaslandığında, devede kulak kalır. Asıl mesele, siyasi iradenin bu tehdidin farkında olup olmadığı ve tekelci yapıyı kıracak, merkeziyetsiz sistemlere geçişi sağlayacak cesareti gösterip göstermeyeceğidir.
Şu anki tablo, büyük firmaların egemenliğinde, şeffaf olmayan, denetimsiz bir yapıya işaret ediyor. Bu yapıyı değiştirmek, hem bürokratik dirençle hem de siyasi çıkar ilişkileriyle mücadele etmeyi gerektiriyor. SAFE-LINE gibi merkeziyetsiz sistemler, bu tekelci yapıya doğrudan bir tehdit oluşturuyor. Çünkü merkeziyetsizlik, gücün dağıtılması demektir. Veri tek bir merkezde toplanmazsa, o veriyi kontrol eden tek bir otorite de olmaz. Bu durum, büyük savunma firmalarının işine gelmez. Onlar, veriyi kontrol ederek güçlerini korumak isterler.
Dolayısıyla, mevcut güç odaklarının bu dönüşüme direnmesi beklenir. Kolay değil. Ama İran olayı gösterdi ki, artık "olağan" bir dönemde değiliz. Savaşın, istihbaratın, güvenliğin kuralları yeniden yazılıyor. Bu yeni düzende yer almak istiyorsak, radikal adımlar atmak zorundayız. Merkeziyetsizlik, sadece bir teknoloji tercihi değil, aynı zamanda bir güvenlik paradigması değişikliğidir.
Haydar Sürgeç: Son olarak, bu üç günlük yazı dizimizi özetleyecek bir sonuç cümlesi alabilir miyiz? İran'dan aldığımız ders ne? Türkiye ne yapmalı?
Murat Köprücü: İran bize savaş dersi vermedi; teknoloji dersi verdi. Bu dersin özü şudur: Artık klasik istihbarat yöntemleri, fiziki koruma önlemleri, gizlilik protokolleri tek başına yeterli değil. Dijital egzoz çağında, en küçük veri parçası bile öldürücü silaha dönüşebiliyor. Merkezi sistemler, Palantir-Claude gibi yapay zeka destekli istihbarat platformları karşısında son derece kırılgan.
Bu yeni gerçeklikle yüzleşmek, teknoloji politikalarımızı kökten değiştirmek zorundayız. Kendi yapay zeka modellerimizi, kendi veri merkezlerimizi, kendi merkeziyetsiz haberleşme sistemlerimizi geliştirmeliyiz. SAFE-LINE gibi sistemleri devletin tüm kritik haberleşme altyapısına entegre etmeliyiz. Kurumlar arası veri paylaşımını, merkeziyetsiz güvenlik mimarisi içinde sağlamalıyız. Hukuki altyapımızı bu yeni teknolojilere göre düzenlemeliyiz. İnsan kaynağımızı bu alanlarda yetiştirmeliyiz.
Unutmayalım: Yapay zeka çağında en büyük güç, veriye sahip olmak ve onu anlamlandırmaktır. Ancak daha da önemlisi, bu veriyi merkeziyetsiz ve kuantum dirençli sistemlerle koruyabilmektir. Verisine sahip çıkamayan, verisini koruyamayan ülkelerin, geleceğine de sahip çıkması mümkün değildir.
İran'dan alınacak ders budur. Bu dersi iyi okumalı, gereken dersleri çıkarmalı ve Türkiye'yi bu yeni çağda sadece hedef değil, aynı zamanda oyun kurucu konumuna getirecek adımları acilen atmalıyız. Aksi takdirde, dijital kolonizasyonun yeni kurbanları arasında yer almamız an meselesidir.
Haydar Sürgeç: Çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Bu üç günlük yazı dizimiz, Türkiye'nin teknoloji politikalarına ışık tutacak önemli uyarılar içeriyor. Umarız gereken yerde yankı bulur.
Murat Köprücü: Ben teşekkür ederim. Unutmayalım: Teknoloji, sadece bir araç değil, aynı zamanda bir gelecek tasarımıdır. Geleceğimizi tasarlamak, bugün aldığımız kararlara bağlı.
Yazı Dizisi Sonu