Haydar Sürgeç (Yaşam Gazetesi Sorumlusu): Sayın Köprücü, tekrar hoş geldiniz. Geçen konuşmamızda savunma sanayindeki teknolojik bağımlılık ve şeffaflık sorunlarını eleştirel bir bakışla masaya yatırmıştık. Bugün, belki de her gün kapısından çıkarken yüzleştiğimiz, çok daha yakıcı bir sosyal infazı konuşacağız: asgari ücretlilerin ve emeklilerin içinde debelendiği geçim krizi. Resmi rakamlar üzerinden "zam" diye pazarlanan bu artışların, gerçekte nasıl bir yapısal yoksullaştırma projesi olduğunu sizden dinlemek istiyoruz. Önce, 2026'nın ilk ayında açıklanan rakamları bir kenara koyalım ve acı gerçekle başlayalım: Asgari ücret, bugün bir insanı değil, bir makineyi "idame ettirme" bedeli midir?
Murat Köprücü: Teşekkürler Haydar Bey. Sorunuzun ta kendisi, durumun vahametini özetliyor. 1 Ocak 2026 itibarıyla net 28.075 TL olarak belirlenen asgari ücret, işçinin cebine giren paradır . Ancak işin sosyolojik ve insani boyutunu anlamak için bu rakamı, Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu KAMU-AR'ın Ocak 2026 verileriyle yan yana koymak gerekir. Araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı 32.086 TL'dir. Yani, bir ailenin gıda masrafı, bir asgari ücretlinin tüm aylık net gelirinden 4.000 TL daha fazladır. Bu, daha ayın ilk günü, çalışanın tüm maaşıyla bile ailesini doyuramayacağı anlamına gelir.
Daha vahimi, bu ailenin insan onuruna yaraşır bir şekilde (konut, ulaşım, eğitim, sağlık dahil) yaşayabilmesi için gereken yoksulluk sınırı ise 98.974 TL'dir. Yani, bir asgari ücret, bu tutarın ancak %28'ini karşılayabilmektedir. İşin daha da çarpıcı tarafı, hanede üç kişi asgari ücretle çalışsa bile (yaklaşık 84.225 TL), toplam gelir hâlâ yoksulluk sınırının 14.749 TL altında kalmaktadır. Bu rakamlar soğuk bir istatistik değil; toplu intihar eşiğinde tutulan bir neslin kanıtıdır. Sistem, "çalışan yoksul" tanımını icat edip, milyonları bu kategoride tutarak, modern köleliğin kurumsal altyapısını inşa etmiştir.
Haydar Sürgeç: Bu tablo, "çalışan" için bile bir insanlık dramı iken, çalışma hayatını tamamlamış emekliler için durum nedir? En düşük emekli aylığının 20.000 TL'ye çıkarıldığı duyuruldu. Bu rakam, gerçekte ne ifade ediyor?
Murat Köprücü: O rakam, devletin sosyal güvenlik sorumluluğundan resmen feragat ettiğinin ilanıdır. Şöyle açıklayayım: 20.000 TL'lik en düşük emekli aylığı, yukarıda bahsettiğimiz açlık sınırının (32.086 TL) 12.000 TL altındadır. Türkiye Emekliler Derneği'nin (TÜED) haklı tespitiyle, bu, emekliyi açlığa mahkum etmektir. DİSK'in vurguladığı gibi, açlık sınırı 30.000 liraya dayanmışken, asgari ücret 28.000 lira iken, 5 milyona yakın emekliye reva görülen 20.000 lira, bir alay konusudur. Daha da trajik olan, bu rakamın bile Hazine katkısıyla, yani sosyal güvenlik sisteminin dışından yapılan bir "yardımla" mümkün olmasıdır.
Bu ne demek? Demek ki, 40-45 yıl prim ödeyen, bu ülkenin altyapısını inşa eden insanların kendi birikimi, kendi fonları onları doyurmaya yetmiyor. Devlet, "benim kurduğum sistem iflas etti" diyerek, sadaka kültürüne mahkum ediyor. İnsan, çalıştığı dönemde hak ettiği gelirle değil, siyasi iktidarın lütfettiği "tamamlama" payıyla yaşamaya zorlanıyor. Bu, emeklinin şerefiyle, geçmişiyle alay etmektir.
Haydar Sürgeç: Peki bu "tamamlama" ve "en düşük aylık" odaklı politikanın, sosyal güvenlik sisteminin kendi iç işleyişine nasıl bir zararı var? Sadece bugünün emeklisini değil, yarının çalışanını da etkileyen bir tahribattan söz ediyoruz sanırım.
Murat Köprücü: Kesinlikle. İşte burası, facianın bel kemiğinin kırıldığı nokta. Mevcut uygulama, sosyal güvenliğin temel prensibini dinamitledi. O prensip şudur: "Ne kadar uzun çalışır, ne kadar yüksek prim ödersen, emekliliğinde o kadar yüksek aylık alırsın." Bugün Türkiye'de bu prensip tersine dönmüştür.
Dünya gazetesi yazarı Özgür Erdursun'un çarpıcı örneğini aktarayım: 2000 yılı öncesinde sadece asgari ücretle ve minimum 3600 gün primle çalışıp emekli olan biri, bugün yaklaşık 28.000 TL aylık alabilmektedir. Buna karşılık, 2000, hatta 2008 sonrasında da çalışmaya devam edip, prim gününü 9000 günün üzerine çıkaran birinin aylığı çoğu zaman 20.000-22.000 TL bandında kalmaktadır. Yani, daha az çalışan, daha yüksek aylık alıyor.
Bu, sistemin çalışanın alnının teriyle, emeğiyle dalga geçmesidir. DİSK'in raporuna göre, 2019'da en düşük emekli aylığı ile ortalama emekli aylığı arasında %109'luk bir fark varken, Ocak 2026'da bu fark %18'e kadar düşmüştür. Yani sistem, herkesi dibe, sefalet ücretine yaklaştırarak "eşitliyor".
Buradaki mesaj nettir: "Uzun süre çalışmanın, yüksek prim ödemenin bir anlamı yok. Hatta aptalsın, çünkü az çalışan senden daha iyi durumda." Bu mesaj, bugün kayıt dışı çalışan yaklaşık 10 milyon insanın da temel motivasyonudur. Sistem, dürüst çalışmayı cezalandıran bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Haydar Sürgeç: Bu adaletsizliğin ve çöküşün tarihsel kırılma noktaları neler? Nasıl oldu da bugünlere geldik?
Murat Köprücü: İki kritik tarih: 2000 ve 2008. 2000 yılında emekli aylığı bağlama oranları ve güncelleme formülleri değiştirilerek, uzun vadeli çalışmanın getirisi düşürüldü. Asıl ölümcül darbe ise 2008'de yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile geldi. Bu yasa ile emekli aylıklarının milli gelirden aldığı pay iyice azaltıldı, güncelleme katsayıları düştü ve aylıkların reel değerini koruyamayan bir enflasyon endekslemesine mahkum edildi.
TÜED'in de vurguladığı gibi, "TÜFE'ye endeksli yüzdeli maaş artışları emeklileri yoksulluğa sürüklemektedir" çünkü emeklinin sepeti, TÜİK'in ölçtüğü sepetten çok farklıdır. Sonuçta, 2002'de en düşük işçi emekli aylığı, kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın (GSYH) %56'sı iken, 2026'da bu oran %26'ya çakılmıştır. Büyüyen pastadan emekliye düşen pay sistematik olarak budanmış, emeklilik bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp bir "yük" olarak görülmeye başlanmıştır.
Haydar Sürgeç: Bu kadar büyük bir sosyal çöküntü ve adaletsizlik karşısında, iktidarın sunduğu "çözüm" önerileri veya gelecek vaatleri neler? Bunların inandırıcılığı nedir?
Murat Köprücü: İktidar, yapısal reform yerine, her seferinde seçim veya toplumsal gerilim dönemlerinde "yamalı bohça" çözümlerle ayakta durmaya çalışıyor. En son, 2027'de devreye girmesi planlanan "Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi"nden bahsediliyor. Buna göre, bir hanenin geliri belirlenen bir "geçim indeksi"nin altındaysa, fark devlet tarafından karşılanacak. Bu, görünüşte şefkatli, ancak pervasız bir itiraftır. Şu mesajı verir: "Benim yönettiğim ekonomide, çalışarak kazandığınız ücret sizi yaşatamaz. O zaman gelin, devletin sadakasıyla tamamlayın." Bu sistem, çalışma ve sosyal güvenlik ilkesini tamamen rafa kaldırıp, vatandaşı devlete muhtaç bir sadaka bağımlısı haline getirmenin nihai aracıdır.
Diğer bir sözde çözüm ise "intibak". Tüm sendikaların, emekli derneklerinin, uzmanların ısrarla talep ettiği, farklı dönemlerde emekli olanlar arasındaki uçurumu kapatacak köklü bir düzenlemedir. Ancak iktidar, bunun maliyetini bahane ederek bu adaleti sağlamaktan ısrarla kaçınıyor. Çünkü intibak, geçmişte yapılan haksızlığı telafi edecek ve sisteme yeniden güveni tazeleyecek tek yoldur. Onun yerine, geçici, parçacıl ve lütufmuş gibi sunulan "tamamlama" ödemeleri tercih ediliyor. Bu, sosyal devleti değil, "lütuf devleti"ni inşa etme projesidir.
Haydar Sürgeç: Tüm bu eleştirilerinizin odağında, bu durumu tersine çevirecek somut ve acil çözüm önerileriniz nelerdir? Nereden başlamalıyız?
Murat Köprücü: İlk adım, acımasız bir dürüstlüktür. Mevcut sistemin iflas ettiği kabul edilmelidir. Somut adımlar ise şunlardır:
1. Asgari Ücret İnsan Onuruna Yakışır Şekilde Belirlenmeli: Asgari ücret, tek başına yaşayan bir çalışanın "yaşam maliyetinin" (KAMU-AR'ın Ocak 2026'da belirlediği gidişatla en az 35.000 TL civarı) üzerine, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı da dikkate alınarak belirlenmeli. Bu bir lütuf değil, anayasal zorunluluktur.
2. Emekli Aylıklarında Acil ve Köklü İntibak: TÜED ve diğer kurumların talep ettiği gibi, tüm emekliler için kapsamlı bir intibak yasası çıkarılmalı. 2000 öncesi, 2000-2008 ve 2008 sonrası olmak üzere üç ayrı sistemin yarattığı adaletsizlik giderilmeli, aynı emeği verenlere eşit aylık bağlanmalıdır. En düşük emekli aylığı, en geç asgari ücret düzeyine çekilmelidir.
3. Sistemi Teşvik Edici Hale Getirmek: Aylık bağlama oranları ve güncelleme katsayıları, uzun süre ve yüksek primle çalışmayı ödüllendirecek şekilde yeniden düzenlenmeli. Çalışan, "ne kadar çok prim, o kadar yüksek aylık" geri bildirimini net bir şekilde görmelidir.
4. Şeffaflık ve Katılım: Emeklilerin sendika kurma ve toplu sözleşme yapma hakkı önündeki tüm engeller kaldırılmalı, sosyal politikalar onlarsız belirlenmemelidir.
Sonuç olarak, bugün asgari ücretli ve emekliye yapılan, basit bir ekonomik sıkıntı yönetimi değildir. Bu, planlı, sistematik bir sosyal hak gasbı ve insan onurunu ezip geçme projesidir. Rakamlar bunun kanıtıdır. İktidar, vatandaşını "idare-i maslahatçı" bir zihniyetle, açlık sınırında bir ömre mahkum etmekte, bunu da "zam" diye pazarlayarak toplumsal hafızayı yok etmeye çalışmaktadır.
Mesele sadece ekmek parası değil, bu ülkenin insanına, emeğine, emeklisine ve nihayetinde kendi geleceğine bakışındaki çürümüşlüktür. Bu çürümüşlük kökünden temizlenmedikçe, her yeni "zam" haberi, aslında bir sosyal infaz ilanı olarak okunmaya devam edecektir.
Haydar Sürgeç: Zor ama gerçekleri olduğu gibi yansıtan bu analiz için çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Umarız bu ses, duymak istemeyen kulaklarda yankı bulur.
Murat Köprücü: Asıl görev, gerçeğin sesini çoğaltmaya çalışan sizlersiniz. Unutmayalım ki, bir toplum, emeklisine ve çalışanına reva gördüğü hayatla yargılanır. Bugünkü tablo, hepimiz için utanç vesikasıdır ve değişmek zorundadır.