Dört Bakanlık, Bir Çöküş: Eğitim, Sağlık, Savunma ve İçişleri Politikalarının Toplumsal Bedeli"

Kategori: Sultangazi - Tarih: 18 Nisan 2026 00:04
Dört Bakanlık, Bir Çöküş: Eğitim, Sağlık, Savunma ve İçişleri Politikalarının Toplumsal Bedeli"

Yaşam Gazetesi Sorumlusu Haydar Sürgeç, Murat Köprücü ile Milli Eğitim, Sağlık, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarında yapılan yanlış uygulamaların toplumsal ve sosyal bozulmaya etkilerini konuştu.

Haydar Sürgeç: Sayın Köprücü, hoş geldiniz. Bugün, devletin dört temel direğini mercek altına alacağız: Milli Eğitim, Sağlık, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıkları. Geçmişten günümüze bu bakanlıklarda yapılan yanlış uygulamaların, toplumsal bozulmaya, ayrışmaya, güvensizliğe ve cehalete nasıl zemin hazırladığını konuşacağız. Özellikle polis teşkilatında yaşanan yanlışları da detaylandırmanızı rica ediyorum. Nerede hata yaptık ve bu hataların bedelini toplum olarak nasıl ödüyoruz?
 
Murat Köprücü: Haydar Bey, çok önemli bir konuyu açtınız. Bu dört bakanlık, bir ülkenin geleceğini inşa eden, varlığını koruyan ve huzurunu tesis eden temel taşlardır. Eğitim, insanı yetiştirir; sağlık, insanı yaşatır; savunma, insanı ve vatanı dış düşmanlara karşı korur; içişleri ise insanı ve toplumu iç tehditlere, suça ve anarşiye karşı korur. Bu dört alanda yapılan her hata, sadece o alanla sınırlı kalmaz, toplumun tüm katmanlarına sirayet eden bir hastalığa dönüşür.
Maalesef Türkiye, uzun yıllardır bu dört alanda da yapısal hataların, ideolojik saplantıların, liyakatsizliğin ve şeffaflıksızlığın kurbanı olmuştur. Bugün toplumda gözlemlediğimiz kutuplaşma, güvensizlik, öfke, umutsuzluk ve şiddet eğilimi, bu hataların birikimli sonuçlarıdır.
 
 
BİRİNCİ BÖLÜM: MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI – CEHALETİN KURUMSALLAŞMASI
 
Haydar Sürgeç: Milli Eğitim Bakanlığı ile başlayalım. Eğitim sistemimizin en temel sorunları nelerdir ve bu sorunlar toplumsal bozulmaya nasıl yol açmıştır?
 
Murat Köprücü: Milli Eğitim Bakanlığı, belki de en fazla eleştiriyi hak eden kurumdur. Çünkü eğitim, bir toplumun geleceğini doğrudan belirleyen en kritik alandır. Türkiye'de eğitimle ilgili en büyük sorun, sistemin sürekli değişen, ideolojik saplantılarla şekillenen ve liyakatten uzak bir yapıya sahip olmasıdır.
 
Müfredatın ideolojik dönüşümü ve bilimden uzaklaşma: AK Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte eğitim sisteminde köklü dönüşümler yaşandı. 2004'ten başlayarak okul öncesinden üniversiteye kadar bütün öğretim programları değiştirildi. Bu değişikliklerin altında yatan temel felsefe, eğitimde laikliği ve bilimi dışlamak, sosyal değerler yerine bireyciliği temel almak, evrensel demokratik değerleri dışlayıp dinsel ve milli değerleri öne çıkarmaktır.
Bilim Akademisi'nin 2017'de yaptığı çalışmada, taslak müfredatın "birçok bakımdan yetersiz, hatalı ve yanlış bir çerçeveye oturduğu" belirtilmiştir. Müfredatın hâkim söylemi, "nakletme yaklaşımı" olarak tanımlanmakta, muhakeme ve eleştirel düşünme arka plana atılmaktadır. PISA sonuçlarındaki başarısızlık, özellikle okuduğunu anlama becerisindeki zayıflık, bu yaklaşımın somut bir sonucudur.
 
FETÖ'nün eğitim sistemine sızması ve yarattığı tahribat: FETÖ, dershaneler ve özel okullar üzerinden çok ciddi finans ve insan kaynağı oluşturduğu için teste dayalı yerleştirme sistemini sürekli olarak desteklemiştir. Bu sistemin yapısal olumsuz etkileri hala devam etmektedir. FETÖ'nün iş yapma tarzında en temel sorun, "kişisel veya örgütsel çıkarlar"ın "kamu yararı"na tercih edilmesiydi. Bu anlayış, eğitim camiasında güvensizliği körüklemiş, liyakatin yerini örgütsel sadakatin almasına neden olmuştur.
 
Sınav odaklı sistemin yarattığı travma: FETÖ'nün de desteklediği teste dayalı yerleştirme sistemi, eğitimin temel amacı olan "öğrenmeyi" ikinci plana atmış, "sınavı kazanmayı" tek hedef haline getirmiştir. Bu sistem, öğrenciler arasında sağlıksız bir rekabet yaratmakta, işbirliği ve dayanışma duygusunu köreltmekte, "başarmak için her yol mübahtır" anlayışını pekiştirmektedir. Bu anlayış, toplumsal ahlakın çöküşünün de temel nedenlerinden biridir.
 
Toplumsal Sonuçları: Bu eğitim politikalarının toplumsal yansımaları yıkıcı olmuştur. Eleştirel düşünemeyen, sorgulamayan, sadece ezberleyen bir nesil yetişmektedir. Muhakeme yetkinliği zayıf, okuduğunu anlama becerisi düşük bireyler, toplumsal hayatta da pasif, manipülasyona açık, öfkesini kontrol edemeyen bireylere dönüşmektedir.
 
İKİNCİ BÖLÜM: SAĞLIK BAKANLIĞI – HİZMETTE ÇÖKÜŞ, ETİKTE EROZYON
 
Haydar Sürgeç: Sağlık Bakanlığı'na gelelim. Son yıllarda sağlık sisteminde yaşanan sorunlar ve bu sorunların toplumsal etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?
 
Murat Köprücü: Sağlık Bakanlığı, son dönemde belki de en çok tartışılan kurumlardan biri haline gelmiştir. Şehir hastaneleri, aile hekimliği sistemi, sağlık çalışanlarının sorunları, artan şiddet olayları... Her biri ayrı bir tartışma konusu. Ancak ben burada, Sağlık Bakanlığı'nın yanlış uygulamalarının toplumsal ayrışma ve güvensizlik üzerindeki etkilerine odaklanmak istiyorum.
 
Sağlık hizmetlerinde eşitsizlik ve ticarileşme: Şehir hastaneleri ve özel hastanelerin yaygınlaşmasıyla birlikte, sağlık hizmetlerinde ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkmıştır. Parası olan, özel hastanelerde "VIP" hizmet alırken, parası olmayan devlet hastanelerinde aylarca randevu beklemektedir. Bu durum, "sağlık herkes için eşit bir hak değil, bir lükstür" algısı yaratmakta, toplumda "biz" ve "onlar" ayrışmasını derinleştirmektedir.
 
Sağlık çalışanlarının tükenmişliği ve artan şiddet: Sağlık çalışanları, ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, yoğun iş yükü ve artan şiddet olayları nedeniyle tükenmiş durumdadır. Hekim ile hasta arasındaki güven ilişkisi zedelenmekte, her iki taraf da birbirini "öteki" olarak görmeye başlamaktadır.
 
Pandemi yönetimi ve güven bunalımı: COVID-19 pandemisi sürecinde, Sağlık Bakanlığı'nın veri paylaşımı, bilgilendirme ve vaka yönetimi konularında yaşanan sıkıntılar, toplumun kuruma olan güvenini ciddi şekilde sarsmıştır. Farklı kaynaklardan gelen çelişkili bilgiler, bilimsel otoritelere olan güveni zedelemiştir.
 
Toplumsal Sonuçları: Sağlık sistemindeki bu sorunlar, toplumda derin bir "güvensizlik" duygusu yaratmıştır. İnsanlar, sağlık kurumlarına, sağlık çalışanlarına, hatta bilimin kendisine şüpheyle bakmaya başlamıştır. "Devlet bizi hasta ediyor", "aşılar zararlı", "hastaneler ölüm yuvası" gibi söylemler, toplumun sağlık okuryazarlığının düşük olduğu bu ortamda hızla yayılmakta, toplumsal panik ve kaos yaratmaktadır.
 
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI – YAPISAL SORUNLAR VE LİYAKAT KRİZİ
 
Haydar Sürgeç: Milli Savunma Bakanlığı ise belki de en az eleştirilen ama en kritik kurumlardan biri. Savunma alanında ne gibi yanlış uygulamalar toplumsal yapıyı etkiledi?
 
Murat Köprücü: Milli Savunma Bakanlığı, diğer bakanlıklar kadar gündeme gelmese de, yapısal sorunları en derin olan kurumlardan biridir. 2014 yılında hazırlanan Savunma Reformu Raporu, bu sorunları çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
 
Yapısal sorunların kronikleşmesi: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün önsözünde belirttiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri, sahip olduğu güce rağmen görevini daha etkin, güçlü ve verimli şekilde icra etmesini engelleyen yapısal sorunlara sahiptir. Raporun en çarpıcı tespiti şudur: TSK, Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana teşkilat, yapılanma ve teçhizat konularında önemli oranda değişim geçirmiştir, ancak tüm bu yenilikler mevcut yapısal sorunların hiçbiri çözülmeden, onların üstüne eklenmiştir. Yani, çürük temel üzerine yeni katlar inşa edilmiştir.
 
Liyakat ve adam kayırmacılık: Son yıllarda, özellikle 15 Temmuz sonrası dönemde, orduda yaşanan tasfiyeler ve yerine getirilen yeni kadrolar, liyakat tartışmalarını beraberinde getirmiştir. "Şimdi bunlar kim, nerden geldi?" soruları, kuruma olan güveni sarsmakta, "adam kayırma" ve "cemaat yapılanması" söylemlerini güçlendirmektedir. Ordunun siyasallaşması, kurumun toplum nezdindeki meşruiyetini zedelemektedir.
 
Toplumsal Sonuçları: Savunma alanındaki bu yapısal sorunlar, doğrudan "vatana ihanet" ve "hain" gibi kavramların sıradanlaşmasına yol açmıştır. Gerçek vatan hainleri olduğu gibi, muhalif olduğu için "hain" ilan edilenler de olmuştur. Bu durum, toplumda "herkes hain olabilir" paranoyasını beslemiş, insanların birbirine olan güvenini yok etmiştir.
 
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VE POLİS TEŞKİLATI
GÜVENLİK İLE SUİİSTİMAL ARASINDA
 
Haydar Sürgeç: Şimdi de belki de en hassas konuya gelelim: İçişleri Bakanlığı ve polis teşkilatı. Özellikle poliste yapılan yanlış uygulamalar nelerdir ve bunlar toplumsal güveni nasıl sarstı?
 
Murat Köprücü: İçişleri Bakanlığı ve polis teşkilatı, devletin vatandaşla en doğrudan temas halinde olan kurumlarıdır. Bir polisin davranışı, bir vatandaşın devlete olan güvenini anında inşa edebileceği gibi, anında yok da edebilir. Maalesef son yıllarda polis teşkilatında yaşanan yanlış uygulamalar, toplumun devlete olan güvenini ciddi şekilde zedelemiştir.
 
Orantısız güç kullanımı ve şiddet: Son yıllarda, özellikle toplumsal olaylara müdahalelerde, polisin orantısız güç kullandığı, biber gazı, plastik mermi, cop ve hatta gerçek mermi kullanarak vatandaşları hedef aldığı çok sayıda olay yaşanmıştır. Gezi Parkı olayları, Kobani olayları, yürüyüş ve mitinglere yapılan müdahaleler... Bu olaylarda hayatını kaybedenler, yaralananlar, gözaltında işkence görenler olmuştur. Bu durum, polisin "kollayıcı" ve "koruyucu" kimliğinden çok, "sindirici" ve "cezalandırıcı" bir güç olarak algılanmasına yol açmıştır.
 
Keyfi gözaltı ve tutuklamalar: Son yıllarda, özellikle muhalif gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, sanatçılar ve sivil toplum aktivistlerine yönelik keyfi gözaltı ve tutuklamalar yaşanmıştır. "Hakaret", "terör propagandası", "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" gibi geniş yorumlanabilen suçlamalarla, ifade özgürlüğü baskı altına alınmış, muhalif sesler susturulmaya çalışılmıştır. Bu uygulamalar, polisin "siyasi bir aygıt" olarak kullanıldığı algısını güçlendirmiştir.
 
FETÖ'nün polis teşkilatına sızması ve yarattığı tahribat: FETÖ, özellikle 1990'lı yıllardan itibaren polis teşkilatına sistematik bir şekilde sızmış, örgütün "gaybubet" evlerinde yetiştirilen polisler, devletin kendi vatandaşına karşı kullanılan bir silahı haline gelmiştir. Sahte delil üretme, kumpas kurma, iftira atma, gayri hukuki dinleme... Bunlar, FETÖ'nün polis teşkilatını kullanarak yaptığı uygulamalardan sadece birkaçıdır. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, bu yapılanma temizlenmeye çalışılmış, ancak bu süreçte de FETÖ'nün Stay-Behind yapılarının harekete geçerek kendileri ile mücadele edenlere mağduriyetler yaşatmış, masum insanlar da tasfiyelerden etkilenmiştir.
 
Liyakat sisteminin çöküşü ve adam kayırmacılık: Son yıllarda polis teşkilatında, liyakat yerine siyasi yakınlık öne çıkmıştır. "Şu mahalleden sorumlu polis kim?", "Onun kimin adamı olduğunu biliyor muyuz?" gibi sorular, teşkilat içinde güvensizliği körüklemiştir. Terfiler, atamalar, görevlendirmeler, siyasi kriterlere göre yapılır hale gelmiştir. Bu durum, teşkilatın motivasyonunu düşürmüş, nitelikli personelin kaybına yol açmıştır.
 
Halkla ilişkilerin zayıflığı ve toplumsal mesafe: Polis teşkilatı, toplumun içinde olması gereken bir kurumken, son yıllarda toplumdan kopmuş, "kale"lere çekilmiş bir yapıya dönüşmüştür. Mahalle polisliği, toplum destekli polislik gibi uygulamalar zayıflamış, vatandaş ile polis arasındaki diyalog kanalları tıkanmıştır. Bu durum, polisin "bizden biri" değil, "öteki" olarak algılanmasına yol açmıştır.
 
Toplumsal Sonuçları: Polis teşkilatındaki bu yanlış uygulamaların toplumsal sonuçları yıkıcı olmuştur. İnsanlar, polisten korkar hale gelmiş, "bir polis görsem karşıdan karşıya geçerim" diyen vatandaşlar türemiştir. "Polis bizi korumak için değil, bizi sindirmek için var" algısı, toplumun önemli bir kesiminde yerleşmiştir. Bu algı, sadece polis teşkilatına değil, tüm devlet kurumlarına olan güveni zedelemiştir. En önemlisi, polisin meşruiyetini kaybetmesi, toplumsal olaylarda vatandaşların polisle iş birliği yapmamasına, hatta polise karşı gelmesine yol açmıştır.
 
---
 
BEŞİNCİ BÖLÜM: DÖRT BAKANLIĞIN ORTAK PAYDASI – TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ
 
Haydar Sürgeç: Dört bakanlığı birleştiren ortak hatalar ve bu hataların yarattığı ortak toplumsal sonuçlar nelerdir?
 
Murat Köprücü: Çok önemli bir soru. Dört bakanlığı birleştiren ortak paydalar ve bunların toplumsal yansımaları şunlardır:
 
İdeolojik saplantı: Her dört bakanlıkta da, işin tekniğinden, bilimsel gerekliliklerden, kurumsal akıldan ziyade, ideolojik saplantılar öne çıkmıştır. Eğitimde müfredat bilimdışı hale getirilirken, sağlıkta şehir hastaneleri dayatılmış, savunmada stratejik ortaklıklar ihmal edilmiş, içişlerinde ise polis siyasi bir aygıta dönüştürülmüştür.
 
Liyakatsizlik: Her dört bakanlıkta da, liyakat ikinci plana atılmış, "bizden adam" kriteri öne çıkmıştır. Eğitimde öğretmen atamalarında mülakat skandalları, sağlıkta torpilli atamalar, savunmada siyasi yakınlığa göre terfiler, içişlerinde "kimin adamı olduğuna" bakılarak yapılan görevlendirmeler... Bu durum, kurumların nitelikli insan kaynağını kaybetmesine, sistemin içinin liyakatsiz kadrolarla dolmasına yol açmıştır.
 
Şeffaflıksızlık: Her dört bakanlıkta da, karar süreçleri şeffaf olmaktan uzak, kamuoyu denetimine kapalı bir şekilde yürütülmüştür. Eğitimde müfredat değişiklikleri kapalı kapılar ardında hazırlanırken, sağlıkta şehir hastaneleri sözleşmeleri kamuoyundan gizlenmiş, savunmada milli güvenlik gerekçesiyle ihalelerin detayı saklanmış, içişlerinde ise gözaltı ve tutuklamaların gerekçeleri bile zaman zaman gizli tutulmuştur. Bu şeffaflıksızlık, yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarını beslemiş, "kime ne kadar verildi?" sorularını cevapsız bırakmıştır.
 
Kurumsal hafıza kaybı: Her iktidar değişikliğinde, hatta bakan değişikliğinde, önceki dönemin tüm uygulamaları "kötü" ilan edilmiş, yeni uygulamalar "devrim" olarak sunulmuştur. Bu durum, kurumların birikim yapmasını engellemiş, sürekli "sıfırdan başlama" zorunluluğu doğurmuştur.
 
Toplumsal Sonuçları: Bu dört bakanlıktaki yanlış uygulamaların toplumsal yansımaları, belki de bugün yaşadığımız en büyük sorunların temelini oluşturmaktadır. Eğitim sisteminin çöküşü cehaleti beslemekte, sağlık sisteminin çöküşü güvensizliği artırmakta, savunma sisteminin çöküşü "hain" paranoyasını derinleştirmekte, içişleri sisteminin çöküşü ise vatandaşın devlete olan güvenini tamamen yok etmektedir.
 
İnsanlar, artık hiçbir kuruma, hiçbir bilgiye, hiçbir otoriteye güvenmemektedir. "Herkes yalan söylüyor", "herkes çıkar peşinde", "bize kimse doğruyu söylemiyor", "polis de onların adamı" duygusu, toplumun her kesimine yayılmıştır. Bu güvensizlik ortamında, en ufak bir tartışma büyük bir kavgaya, en basit bir sorun büyük bir kaosa dönüşebilmektedir.
ALTINCI BÖLÜM: ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
 
Haydar Sürgeç: Peki bu tabloyu tersine çevirmek mümkün mü? Ne yapmalıyız?
 
Murat Köprücü: Tabloyu tersine çevirmek, çok zor ama imkansız değil. Ancak bunun için samimi, cesur ve köklü adımlar atılması gerekiyor.
 
Kurumsal bağımsızlık ve liyakat: Her dört bakanlık da, siyasi iktidarların insafından çıkarılmalı, kurumsal bağımsızlık kazanmalıdır. Atamalar, liyakat esasına göre, şeffaf ve nesnel kriterlerle yapılmalıdır. "Bakanın adamı" değil, "işin ehli" kişiler göreve getirilmelidir. Polis teşkilatında, terfi ve atama kriterleri yeniden düzenlenmeli, siyasi müdahalelere son verilmelidir.
 
Bilimsel temelli politikalar: Eğitimde müfredat, ideolojik saplantılardan arındırılmalı, bilimsel ve eleştirel düşünmeyi temel alan bir yapıya kavuşturulmalıdır. Sağlık politikaları, kanıta dayalı tıp ilkelerine göre belirlenmeli, popülizme kurban edilmemelidir. Savunma politikaları, gerçek tehdit analizlerine ve stratejik ihtiyaçlara göre şekillendirilmeli, siyasi heveslere göre değiştirilmemelidir. İçişleri politikaları ise, güvenlik ile özgürlük dengesi gözetilerek, hukukun evrensel ilkelerine uygun şekilde belirlenmelidir.
 
Şeffaflık ve hesap verebilirlik: Her dört bakanlıkta da, karar süreçleri, bütçe harcamaları, ihale süreçleri kamuoyuna açık olmalı, bağımsız denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Polis teşkilatında, gözaltı ve tutuklama işlemleri şeffaf bir şekilde yürütülmeli, keyfi uygulamalara son verilmelidir. Şeffaflık, yolsuzluğun ve usulsüzlüğün önüne geçeceği gibi, kurumlara olan güveni de tazeleyecektir.
 
Polis-halk ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi: Polis teşkilatı, "kale"lerden çıkarılıp toplumun içine geri döndürülmelidir. Mahalle polisliği, toplum destekli polislik gibi uygulamalar güçlendirilmeli, vatandaş ile polis arasındaki diyalog kanalları yeniden açılmalıdır. Polis, "sindirici" değil, "koruyucu" ve "kollayıcı" kimliğiyle toplumda yer almalıdır.
 
Orantılı güç kullanımı ve insan hakları: Polisin güç kullanma yetkisi, yeniden tanımlanmalı, orantılılık ilkesine uygun hale getirilmelidir. Toplumsal olaylara müdahalelerde, öncelikle ikna ve diyalog yöntemleri kullanılmalı, şiddete ancak zorunlu hallerde başvurulmalıdır. İşkence ve kötü muamele iddiaları, etkin bir şekilde soruşturulmalı, failler cezalandırılmalıdır.
 
Sivil toplum ve uzman görüşü: Her dört bakanlığın politikaları belirlenirken, sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, üniversitelerin, alanında uzman kişilerin görüşü alınmalı, bu görüşler dikkate alınmalıdır. Tek taraflı, tepeden inmeci politika anlayışı terk edilmelidir.
 
Kurumsal hafızanın güvence altına alınması: Eğitim müfredatı, sağlık politikaları, savunma stratejileri, içişleri uygulamaları gibi temel konular, siyasi iktidarların değişmesiyle birlikte değiştirilemez hale getirilmeli, anayasal güvence altına alınmalıdır. Her bakan, "ben yaptım oldu" diyerek sistemi baştan aşağı değiştirebilme yetkisine sahip olmamalıdır.
 
Toplumsal mutabakat: Bu reformların hayata geçirilmesi, sadece siyasi iradenin değil, toplumun tüm kesimlerinin mutabakatını gerektirmektedir. Eğitim, sağlık, savunma ve içişleri gibi hayati konular, siyasi çekişmelerin değil, toplumsal uzlaşının konusu olmalıdır.
 
Sonuç olarak, Milli Eğitim, Sağlık, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarındaki yanlış uygulamalar, toplumsal bozulmanın, ayrışmanın, güvensizliğin ve cehaletin temel nedenlerinden biridir. Bu dört alanda yapılacak köklü reformlar, sadece bu kurumları düzeltmekle kalmayacak, toplumun genel sağlığını, güvenini ve gelecek umudunu da tazeleyecektir. Unutmayalım, bir toplum eğitimde, sağlıkta, savunmada ve iç güvenlikte başarısızsa, o toplumun geleceği karanlıktır. Bu karanlığı dağıtmak, hepimizin ortak sorumluluğudur.
 
Haydar Sürgeç: Çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Bu çarpıcı analiz ve çözüm önerileri için.
 
Murat Köprücü: Ben teşekkür ederim. Unutmayalım, devlet, vatandaşına eğitimde, sağlıkta, güvenlikte hizmet vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğünü yerine getiremeyen, özellikle polis eliyle vatandaşını sindiren bir devlet, meşruiyetini kaybeder. Meşruiyetini kaybeden bir devlet ise, toplumun gözünde bir "zorba"ya dönüşür. Bu dönüşümün yaşanmaması, hepimizin ortak temennisidir.
 

https://www.yasamgazetesi.net/haberprint/dort-bakanlik--bir-cokus--egitim--saglik--savunma-ve-icisleri-politikalarinin-toplumsal-bedeli--256635.html